Erdal Özyağcılar: 50’nci yıl kutlamasını istemedim

‘Sevmenin ötesinde aşığım’

Rol aldığı ilk film 1966 yapımı ‘Ölüm Tarlası’ydı.
Adı, Yaşar Kemal’in senaryosunu yazdığı, Atıf Yılmaz’ın yönettiği filmin afişinde yer almamıştı.
Keza yine Atıf Yılmaz’ın yönettiği ‘Ah Güzel İstanbul’ ve ‘Balatlı Arif’in afişinde de öyle.

Afişinde adının yer aldığı ilk film, Zeki Ökten’in yönettiği ‘Çöpçüler Kralı’ydı. Bu sırada kariyerinin 11’inci yılındaydı.
Günün sonunda sinema, tiyatro ve TV yapımlarıyla mesleğinin saygın isimlerinden biri.
Erdal Özyağcılar…

Canlandırdığı karakterlerle rol aldığı yapımlara katma değer katan Erdal Özyağcılar, ‘Aynasız Haluk’ta ‘Yücel Amir’ için kamera karşısına geçti.
Tolgahan Sayışman’ın ilk yapımcılık çalışması olan filmi Bülent İşbilen yönetti.
Tolgahan Sayışman, Erdal Özyağcılar, Algı Eke, Sarp Bozkurt ve Öznur Serçeler’in başrollerini paylaştığı polisiye – komedi türündeki ‘Aynasız Haluk’un senaryosunu Makbule Kosif ile Gülsev Karagöz yazdı.

Erdal Özyağcılar, konuk olduğu Habertürk HT Stüdyo’da ‘Aynasız Haluk’un kendisi için neden özel bir proje olduğundan, 50’nci sanat yılı kutlama teklifini kabul etmeme nedenine kadar birçok konuda açıklamada bulundu.

Yeni filminiz ‘Aynasız Haluk’, sizi hangi yönleriyle etkiledi?
‘Aynasız Haluk’un ayrıca şöyle bir özelliği var; Tolgahan Sayışman’ın medya dünyasına girmesi, ilk yapımcılığı, ilk filmi. Biz onunla bundan yaklaşık 14 yıl önce bir kader birliği yaptık. ‘Elveda Rumeli’ dizisini çektik, üç yıl beraberdik. Bayağı bir ağabey – kardeş hatta baba – oğul gibi bir ilişkimiz de oldu. Çok efendidir ve kıymetli bir arkadaştır. İyi ki ‘Elveda Rumeli’ ile bu dünyaya adım attı. Güzel de oldu. Birikimleriyle böyle bir yapım firması açarak medya dünyasına girdiği için de kutlanacak bir şeydi.

https://www.youtube.com/watch?v=itDVU-iBchs

Senaryoya mutlaka katkınızın olduğunu düşünüyorum. Öyle mi?
Senarist arkadaşlarla biraz üstünde çalıştık tabii. Olmuştur herhalde. Hep beraber böyle bir yola çıktık, güzel de bir iş oldu. Teknik anlamda da prodüksiyonumuz çok iyiydi. En son teknolojiye sahip kameralarla çekim yapıldı. Renk kalitesi çok iyi, yani dünyanın her yerinde rahatlıkla oynayabilecek bir film oldu. Güzel oldu.

Erdal Özyağcılar, Habertürk HT Stüdyo'da Mehmet Çalışkan'ın konuğu oldu.

Erdal Özyağcılar, Habertürk HT Stüdyo’da Mehmet Çalışkan’ın konuğu oldu.

‘Yücel Amir’ karakterinizden söz eder misiniz?
Filmi Antalya’da çektik ama benim İstanbul’da da sahnelerim vardı. Evet, ‘Yücel Amir’i oynuyorum. Biraz sinirli ve gerginim. Çünkü bunlar her zaman kendi başlarına buyruklar ama iyi polisler. ‘Haluk’a çok kızıyorum ama çok da seviyorum. Onun yeri bende başka. ‘Sarp’ biraz saf. Ben de ona göz kulak olsun diye vermişim ama o da saf çıkıyor. O olayları derleyip toparlamak bana düşüyor. Ben de ne kadar onların yakınında olabilirim? En sonunda operasyona ben de katılıyorum. Orada “tebdili kıyafet yapalım” diyorum. Arap kıyafetleri giyiyoruz. Ben tabii yüzümü silecek vakit olmadığı için bir de ses bantları var, o Arap kıyafetiyle, “şunu şöyle yap, bunu böyle yap” diyorum. Yaptıklarım olmuyor, terslikler oluyor. Orada bana ait böyle bir sahne açıldı. O da çok güzel olmuş. Neticede, klasik anlamda uyuşturucu baronları yakalanıyor. Hikâyemizin konusu bu. Ama burada bir olay daha var, o da ilgi çekici bir olay. Benim yanımda çalışan ‘Haluk’, bayağı kendini salıvermiş, bir evlilik yapmış, kızı var, yemek yemeyi çok seviyor. Daha doğrusu biraz da kahrederek mi yiyor? Neyse. Şişmanlamış böyle bir adam. Operasyonu yapmamız için Antalya’ya gitmemiz gerekiyor. Orada da sunucu var, bakıyoruz, buna benziyor biraz ama sakal var, göbek var. “Ne yapacağız?” deniyor. Televizyon yıldızının bir menajeri var. Algı oynuyor, o da çok güzel bir karakter çizdi. Biz o devamlı sandviç yiyen herifin kıllarını söküyoruz, zayıflatma korsesi takıyoruz, sakalını kesiyoruz. Biz onu o şekilde kullanıyoruz. Öbür adamı da yanımıza alıyoruz ve diyoruz ki; “Senin yerine o çıkacak.” Böyle bir yer değiştirme esprisi var. Orada da Tolga iki farklı karakteri çok güzel oynadı. Ve biz bu şekilde operasyona gidiyoruz.

‘Aynasız Haluk’un izleyicilerde nasıl bir izlenim oluşturmasını umuyorsunuz?
Vallahi ‘Aynasız Haluk’ kendi içinde esprisi olan bir film. Kendi polis dünyası içerisinde bir polisi başka bir polis haline sokma durumu ilgi çekebilir. Bir operasyon var, kendi polis kimlikleri, amirleriyle olan ilişkileri, kendi özel hayatları var. Tolga, ikinciyi de çekmek istiyor, oraya da çengeller atıldı. Kendi içinde draması olan bir polisiye – komedi filmi. Temiz ve teknik anlamda çok iyi çekilmiş bir film. Resimler ve ritmi çok iyi. Yönetmenimiz Bülent çok iyiydi. O ritmi çok güzel yakaladı. Böyle filmler çekilmeli.

Siz ilk filminizi 1966’da çektiniz değil mi?
Evet, ‘Ölüm Tarlası’.

Erdal Özyağcılar, 'Ölüm Tarlası'nda 'Şükrü'yü canlandırdı.

Erdal Özyağcılar, ‘Ölüm Tarlası’nda ‘Şükrü’yü canlandırdı.

1966’dan 2022’ye kadar geçen zamanda yani 56 yıl içinde yaptıklarınız sizi tatmin ediyor mu? Yoksa “keşke şunları da yapsaydım” diyor musunuz?
Her işimden gayet tatmin oldum. Keşkelerim hiç olmadı. Çünkü ben biraz kadere inanan bir insanım. İşimi çok seviyorum. Eğer o olmuşsa, o olmuştur. “Şöyle olsaydı, böyle olsaydı” diye eskide kalmayı sevmiyorum. Biz ileriye bakıyoruz, yeni işlere bakıyoruz, mutluyuz.

Kariyerinizin 50’nci yılı için özel bir kutlama yapılmasını ister miydiniz?
Yok, onu hiç sevmem. Fatih Aksoy teklif etti, “Ağabey, gel sana bir 50’nci yıl kutlaması yapalım” dedi. Kabul etmedim.

Neden, güzel olmaz mıydı?
Sevmiyorum, hiç sevmiyorum. Ne gerek var? Ben öyle bir şeyi sevmiyorum. Öyle bir simgeleşmeyi sevmiyorum. Bırak insanlar kendi kafalarında parmak hesabıyla öğrensinler.

Zaten ‘Duayen’, meslekteki en yaşlı kişi demek değil midir?
Vallahi, ‘duayen’ bence bu işin akademik yanını da bilen bir insandır. Adam, oyuncu olur ama belirli bir akademik ünvanı olması da lazım. Bir yerde yüksek tiyatro lisanslı hoca, profesör olması lazım ya da doçent. “Yaşlıysan duayensin” diye bir şey yok yani. Benim kafamdaki duayenin karşılığı; hem iyi oyuncu, hem yıllarını vermiş, hem de akademik bir yanı olacak.

Örneğin Haldun Dormen…
O duayen işte. Çünkü tiyatro kurdu, rejiler yaptı, kitapları var, derslere de giriyor. Tamam, o duayen ama ben oyuncuyum. Benim zaten Instagram hesabımda da öyle yazıyor, oyuncuyum.

Neden sanatçı değil de oyuncu yazıyor?
Oyuncu da sanatçı işte, oyuncuyum ben. Benim sanatçı olup olmadığıma halk karar veriyor. Ben oyuncuyum ve güzel şeyler oynuyorum.

Yaklaşık yarım yüzyıldır tiyatro yapıyorsunuz. Günümüzdeki tiyatroya ilgiyi nasıl değerlendirirsiniz? Sizce tiyatroya ilgi neden artmıştır?
Çok iyi. Zaten tiyatro içeriği anlamında duran bir şey değil. İnsanı insana anlatan bir sanat dalı ve gelişiyor tabii. Toplumların kendi içinde yaşadıkları süreç içinde de daha hızlı gelişiyor. Gençler tiyatroyu daha farklı ele alıyorlar. Daha çok üzerinde duruyorlar. Yurtdışına çıkıyorlar, geliyorlar, oyunlar izliyorlar. Sahne üzerinde seyircilerle olan o iletişim o kadar büyüleyici bir olay ki sinemada veya dizide bu yok ama tiyatroda var. Bunun büyüsü çok önemli. Bir de tabii Haldun Taner’in dediği gibi “Bizim işimiz iki kalas bir heves”. O da işi tetikleyen bir olay. Çok güzel tiyatro grupları var. Bizim de sekiz yıldır bir tiyatromuz var, kızım Zeynep’in kurduğu Tiyatro Martı…Şu anda beşinci prodüksiyonunda, Zeynep’in hem yazdığı hem oynadığı ‘En Güzel Parçam’ adlı bir oyun var. Bir arkadaşı yönetmenliğini yapıyor.

‘Hoş Geldin Boyacı’ adlı oyununuz da büyük ilgi görüyor…
Evet, ‘Hoş Geldin Boyacı’nın dokuzuncu yılı. Oyuna zaten talep vardı ama şu son iki yıldır o seyretme talebi ikiye katlandı. Ben de şuna bağlıyorum, bizim fazla reklamımız olmuyor, gazete reklamları kalktı artık. Ama bu sekiz yıl içinde sahnemizi, gelip bizim oyunumuzu seyredenler o kadar mutlu o kadar memnun ayrılmışlar ki onlar, onlara söylemiş, bu yedi – sekiz senenin birikimiyle son iki senede olay patladı. Oyunun reklamını seyirciler yaptı.

'Hoşgeldin Boyacı'da Erdal Özyağcılar, Berna Laçin ve Gözde Çetiner rol alıyor.

‘Hoşgeldin Boyacı’da Erdal Özyağcılar, Berna Laçin ve Gözde Çetiner rol alıyor.

Oyunu izleyip başkalarına tavsiye eden çok kişiyi gördüm.
Kulaktan kulağa fısıldamalar da oldu. Bir de tabii Donald Churchill’in güzel oyunlarından biri. Donald Churchill aynı zamanda dizi, film senaristi. Aile ilişkileriyle ilgili komedileri de var. Hâlâ sağ, biz hep “çağıracağız” diyoruz ama çağıramıyoruz. Bir de korkuyoruz, üç buçuk saatlik şeyi biz daha da aşağıya indirdik. “Benim oyunumu ne hale getirdiniz?” demesin. Neşeli de bir oyun. Aslında bizim burada en çok güvendiğimiz Zeynep’in yazıp yönettiği ‘En Güzel Parçam’ oyunu. Kulaktan kulağa bayağı bir ses getirdi. Değişik bir hikâye. Bir kadının yapay zekayla aşkını anlatıyor. Ama hem kadın tarafından hem erkek tarafından anlatıyor. Dans ediyor, şarkı söylüyor. Oradaki bütün eşyalar konuşuyor. Mesela buzdolabını ben konuşuyorum, kahve makinasını eşim Güzin konuşuyor. Bilgisayar ortamındaki yapay zekâyı insanlara sunan üst düzey yöneticiyi de Berna Laçin konuşuyor. Hatta Berna’nın lafları gülme ve alkış alıyor. Arkadaşları katılıyor, onları ekrana veriyoruz, o zamanın teknolojisi olarak veriyoruz. Danslı, şarkılı, kadını anlatan ama kadını salt feminist yanıyla değil kadın olarak anlatan bir oyun. Zeynep, kadının istekleri, ihtiyaçları, zaafları ve zayıflıklarını anlatan çok güzel bir metin yazdı. Ben zaten Zeynep’in yeteneğini biliyorum ama metnine bayıldım. Okan Bayülgen de seyretmiş ve “Zeynep, bunu hemen İngilizce, Fransızca, Almanca’ya çevirttirelim”. Bu dünyanın her yerinde oynar” demiş. Hakikaten öyle.

Zeynep Özyağcılar, yazdığı iki perdelik oyunda tek kişilik performans sergiliyor.

Zeynep Özyağcılar, yazdığı iki perdelik oyunda tek kişilik performans sergiliyor.

Projelendiriyor musunuz?
Şimdi yapılıyor, yollayacağız. Hakikaten öyle, dünyanın her yerinde oynayabilecek içeriği olan bir metin. Çok güzel yazdı, metin çok sağlam. Zeynep de çok güzel oynuyor. Zaten kendisi şu anda 18 yıllık Devlet Opera ve Balesi’nde bale eğitmenliği yapıyor, modern dansçı.

Türk sinemasının durumunu nasıl değerlendirirsiniz? Pandemiden önce Türk filmleri yabancı filmlerden daha çok izleniyordu. Bu durumun devam edebilmesi için neler yapılmalı?
Yine öyle. Çok güzel filmler çekiliyor. Daha çok bizim hikâyelere yani Türk hikâyelerine, dramatik iskeleti daha sağlam işlere yer verilmesi gerekiyor. Mesela geçen gün bu işleri bilen bir arkadaşla konuşuyorduk, dijitale Disney de giriyormuş şimdi. “Ağabey ben bir şey öğrendim, bunlar burada ucuz emek olduğu için gelmiyorlar. Bunlar hikâye arıyorlar, Anadolu hikâyesi, Mezopotamya hikâyesi arıyorlar” dedi. Asıl işin altı o.

Anadolu hikâyelerini yabancıların çekmesini / çekecek olmasını nasıl yorumluyorsunuz?
Çekerlerse çeksinler. Anadolu hikâyesini ne hale getirecek ki? Zaten onlar çarpıcı hikâyeler arıyorlar. İlla bir Türk yapım şirketi tarafından çekilecek diye bir kaidesi olamaz. Onlar da öyle çok da iyi para yatırıyorlar, prodüksiyonları da öyle. Bir de dünyaya yayılma politikaları var. ‘Deli İbrahim’in yazarı Turan Oflazoğlu ile konuşmuştuk, Osmanlı’da ‘Kösem’ diye bir hikâye var, hem ‘Deli İbrahim’ var orada hem de ‘Cinci Hoca’ var. Bugün tarihe baktığımız zaman devlet idaresine el atmış bir ‘Rasputin’ bir de ‘Cinci Hoca’ var. Orada ‘Kösem’ var. Osmanlı tarihinin ‘Vampirella’sı… Bir oğlunu öldürüyor, bir oğlunu getiriyor. Orada ‘Deli İbrahim’ var, deli mi deha mı olduğu hala belli olmayan bir padişah. Bu tarihte var olan bir şey. Bu güzel bir senaryo ile film veya dizi yapılsa alır götürür. Bunun gibi şeyler.

Neden hiç yapımcılık da yapmayı düşünmediniz? 
Hiç düşünmedim. O çok farklı bir şey, çok farklı bir biçim, zor bir iş. Geçen Tolgahan ile konuşuyoruz “ağabey, ne zor işmiş” diyor. “Sen artık işin içine girdin, zor iş falan deme, devam et” dedim. “Devam edeceğim” dedi. Ama ben yapamam.

“Tüccarlığı yapamam” diyorsunuz…
Hayır, yaparım da bana ayrıca bir prodüktör lazım. Ben ortağı olayım onun ama o yapsın. Ben, insanlarla konuş, oyuncularla konuş, senaristleri topla… Yapamam.

Ustalık döneminizle ilgili neler hissediyorsunuz?
Ustalık değil, o farklı bir şey. Mustafa Alabora benim çok iyi dostumdur. Müjdat Gezen’de hocalık yaparken “sen de gel” diye bana çok ısrar etti. Ben orada böyle ders biçiminde haftanın bir günü gitmekten çok işin içinde, mesela bir dizi çekerken, bir film çekerken orada o arkadaşlara eğer onlar da bana saygı duyarlarsa yardımcı olmak isterim. Ayrıca benim söylediklerim yüzde yüz de doğru olmayabilir.

Şabaniye (1984)

Şabaniye (1984)

Ama sizin ağzınızdan çıkan her laf ya da bir karakteri canlandırma beceriniz bir ders gibidir.
Ama işte ben orada mutlu oluyorum. Orada pratiğin üzerindesin. Mesela çoğu arkadaşa hep söylerim, “Ne olur bakın, benim birikimimle ilgili bir şeyiniz varsa benim için sorun değil, benim karavanım yirmi dört saat açıktır. Gelin sahnelere beraber bakalım” derim. Mesela ben o arada ona birikimimle bir şey verdiğim zaman, ben onu dizide izleyip de “vay” dediğimde eğitim olur, pratiği de var. Ben orada seviyorum, orada çok var, çok oluyor.

Siz kimi / kimleri usta olarak bellediniz?
Her ülkenin kendi tarihinde gerek güzel sanatlar olsun gerek mimari olsun, edebiyat olsun o dönemde uzun yıllara mâl olacak birtakım isimler çıkıyor. Mesela bir Yaşar Kemal’imiz var değil mi? Bir Nazım Hikmet’imiz var. Benim dönemimde konservatuvara girdiğim zaman çok şanslı bir dönemdeydik. Yıldız Kenter sahne hocamızdı. Melih Cevdet Anday Türk Dili ve Edebiyatı dersine giriyordu, Ahmet Kutsi Tecer, Sabahattin Kudret Aksal da ders veriyordu. Haldun Dormen de derslere girerdi. Ben böyle bir eğitim aldım.

‘Geceye Selam’ müzikalinin oyuncu kadrosu; Mustafa Alabora - Erdal Özyağcılar - Kaya Sensev - Haldun Dormen - Gafur Uzuner (1981)

‘Geceye Selam’ müzikalinin oyuncu kadrosu; Mustafa Alabora – Erdal Özyağcılar – Kaya Sensev – Haldun Dormen – Gafur Uzuner (1981)

Hocalarınızı göz önünde bulundurursak…
O tarihte, Allah oraya yazmış seni. “O şekilde şu yaşa kadar olacaksın, konservatuvara gireceksin, bu hocalar olacak”… Bu kader midir, nedir? Bir şekilde şekillenmiş olay. Mesela ben buradan çok şey kazandım. Onun ötesinde tabii. İkinci sınıftaydım, bu sefer biz Yıldız Hanım’ın oyuncusu olarak üç dört arkadaş ufak tefek rolleri orada oynuyorduk.

Kenter Tiyatrosu ve Dormen Tiyatrosu’nda yetiştiniz değil mi?
Dormen Tiyatrosu. O arada ben oynuyordum. ‘Yer Demir Gök Bakır’ oynuyordu. Haldun ağabey “Bak burada bir rol var, bu sana çok güzel olur. Oynar mısın?” dedi. “Olur, oynarım” dedim. Orada da oynadım. Bizim hemen hemen her günümüz sabah konservatuvar öğleden sonra da tiyatroda geçerdi, zaten matineler akşam saat 6’da başlıyordu. Haldır haldır tiyatroya geliyorduk. Cahit Irgat, Erol Günaydın, Altan Erbulak, Metin Serezli, Haldun Dormen, Nisa Serezli… Say say bitmez. Ben iki konservatuvar bitirdim. Çünkü oralar da birer konservatuvardı.

Böyle bir ekibin içinde olmayı bırakın, ekibe dışarıdan bakmak bile insana neler kazandırır..
Altan ağabeyin bazı oyunlarını dört defa, beş defa seyrederdik. Erol ağabeyin oyunlarını da öyle… Bir de hepsiyle ağabey – kardeş ilişkisindeydik. Kulisimiz vardı, oradan onların yaptığı bir espriyi veya onların oynadığı oyunların hepsini seyrediyorsun, ağabey -kardeş ilişkisine giriyorsun. Akşam yemeklere çıkıyorsun, onların bilgilerini alıyorsun. “Şunu şöyle yap, bunu böyle yap” derlerdi. “Aman bir şey desin” diye bekliyorsun. Yani o da benim için ikinci bir konservatuvar oldu. O çok önemli bir şey. Bu kadar isim saydım, en aptal bile o her isimden beş şey öğrense, elli şey biliyor demektir.

Erdal Özyağcılar, 'Yılanların Öcü'ndeki 'Haceri' karakteriyle 1986'da Altın Portakal kazandı.

Erdal Özyağcılar, ‘Yılanların Öcü’ndeki ‘Haceri’ karakteriyle 1986’da Altın Portakal kazandı.

Sizi hemen hemen her tiyatro prömiyerinde, film galasında görüyorum. Bu kadar enerjiyi nasıl buluyorsunuz?
Bir oyuncu yalnız kamera önünde değil kendi özel yaşantısında da profesyonel olmalı. Çünkü sahneye çıkıyoruz, kamera önüne geçiyoruz. Tabii o konuda aile çok önemli, sevgili eşim Güzin’e buradan öpücükler yolluyorum. Kızım da zaten meslektaşımız. Oğlumuz var, bize dışarıdan destek veriyor, kimya mühendisi, bir firmanın CEO’su. İki de torunumuz var. En az sekiz – dokuz saat uyurum.  Yememe – içmeme mümkün olduğu kadar dikkat ederim. Zaman zaman sigarayı bırakırım, yirmi sene sigarayı bıraktım… Sigarayı bırakırım, puro içerim, sıkılırım sigara içerim, 6 ay ikisini de bırakırım. İsmet Paşa gibi… Biliyorsunuz, “Ben Mart’a kadar içeceğim, nisanda bırakacağım. Yılbaşı’nda tekrar başlayacağım” diye kendine tarih koyarmış. Ben o taraftan biraz İsmet Paşa’yım. Öğlen uykularımı aksatmam ama setin programını bozacak şekilde değil. Setin programına göre kendimi ayarlarım. Bir de işimi çok seviyorum. Sevmek değil aşk gibi bir şey. Bir insanın içine aşk gelince, âşıklar enerjik olur ya…

Güzin Özyağcılar - Zeynep Özyağcılar - Erdal Özyağcılar

Güzin Özyağcılar – Zeynep Özyağcılar – Erdal Özyağcılar

İşini seven insan asla yorulmaz…
Âşık olanlar… Ben aşığım. Bir de o var. Sevmenin ötesinde bir şey, sette çok mutlu oluyorum. Bir de o birlikteliği çok seviyorum. Mesela ben oynarken iki üç kamera oluyor, her provada benim gözüm kameramanlardadır. Çünkü beni ilk defa onlar seyrediyorlar o yüzden de gözüm oradadır.

Onların tepkisini ölçüyorsunuz…
Onlar, orada oturanlar da benim seyircilerim. O heyecanı da yaşarım. Rolüme çalışırım, gider yönetmenimle konuşurum. Sonra yönetmenime, “sen beğenmezsen, ben bunu iki – üç türlü de oynarım, ben gazoz şişesine girip çıkan bir oyuncuyum” derim. O da rahmetli Ercan Yazgan’ın lafıydı. “Biz gazoz şişesinin içine girer çıkarız, öyle oyuncuyuz” derdi. O da keyif veriyor tabii, yönetmene de keyif veriyor. Keyif alıyorum. Orası benim çocuk bahçem gibi. Oradaki insanlar da benim çocuk bahçesinde oynadığım arkadaşlarım. Kum havuzunda oynuyormuşuz gibi. Öyle bir hissi var. Herkesin de işine saygılıyımdır. Mesela derim ki “arkadaşlar istediğiniz kadar ışık provası yapın, kamera provası yapın” hiç gocunmam.

Sizde hiç kapris yok…
Hayır, ama şöyle bir şey var; orada tek başına değilsin. Orada işlerini yapanlar da “ya dizide ışık da çok güzeldi, kamera da çok güzeldi” denmesini bekliyor. Ben prova yapmayı çok severim ama çekim olduğu zaman bir, iki, üç… Dördüncüsü bende yok. Çünkü sıcaklığı bozuluyor. On defa prova yapayım ama beni bir, iki, üçte çeksinler. Bir olmadı tamam, iki olmadı, üç olmadı o da tamam ama dördüncüde o zaman notalı oynamaya başlıyorum. Anlatabildim mi? Olmuyor. Onun için ben bol prova yaparım. Zaten mantığına da uyuyor, herkesin ışığı, kamerası yerinde olduktan sonra bir, iki, üç defa da bastırıp gidiyorum.

Zaten kamera önüne dört dörtlük bir şekilde geçiyorsunuzdur…
Evet, ezber olayımı eski Türk filmi dönemlerinden beri yaparım. Hatta o zamanlar ezber diye bir şey yoktu, suflör vardı. Bana hep gelirlerdi “Erdal ağabey tamam sen tiyatrocusun, ezberliyorsun ama bizim ekmek paramızla oynama” derlerdi. “Tamam, sen ver, ben yine ezber oynarım” diyordum. Onlar yine veriyorlardı ama ben ezber oynuyordum.

Erdal Özyağcılar, 'Kral' adlı tiyatro oyununda eşi Güzin Özyağcılar ile birlikte rol aldı.

Erdal Özyağcılar, ‘Kral’ adlı tiyatro oyununda eşi Güzin Özyağcılar ile birlikte rol aldı.

Herkesin sizin gibi olması umuduyla. Başka söylemek istediğiniz neler vardır?
İnsanlar tiyatroya, edebiyata, güzel sanatlara biraz yüreklerini açarlarsa daha mutlu olurlar. Güzel oluyor, tiyatro arttı, filmler arttı, kitap okuma oranı arttı.

Ayağınıza sağlık, teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim. Stüdyonuzun video editörleri Caner Arıpişirici ve Yiğit Karaduman’a da teşekkür ederim.




Related Posts

Bir cevap yazın

izmit escort bursa escort istanbul escort şişli escort betturkey avcılar escort beylikdüzü escort şirinevler escort avrupa yakası escort istanbul escort güzel mesajlar şişli escort ataşehir escort porno bakırköy escort