Itziar Ituño Martinez: İstanbul’un Doğu’yu çağrıştıracağını sanıyordum

1910’da Osmanlı İmparatorluğu’nda, Bursa’da ipek işçiliği yapan Müslüman ve gayrimüslim kadınların kötü çalışma koşullarına karşı birlikte gösterdikleri direniş, Metin Yeğin tarafından senaryolaştırılıp ‘Grev’ adıyla filme çekildi.
Filmin başrollerini Pelin Batu, Tansel Öngel, Orhan Alkaya, Nihan Aşıcı, Orçun Masatçı ve ‘La Casa de Papel’in oyuncularından Itziar Ituño Martinez paylaştı.

‘Grev’in senaristi ve yönetmeni Metin Yeğin, başrol oyuncuları Itziar Ituño Martinez ile Pelin Batu, Habertürk‘e verdikleri röportajda çarpıcı açıklamalarda bulundu. 

Itziar Ituno Martinez - Metin Yeğin - Pelin Batu

Itziar Ituno Martinez – Metin Yeğin – Pelin Batu

‘La Casa de Papel’de ‘Lizbon’u canlandıran Itziar Ituno Martinez’in gelmeden önce Türkiye’nin Doğu’yu çağrıştıran bir ülke olduğunu düşündüğünü söylemesi beni bir hayli şaşırttı. Lise dönemlerimde izlediğim bir belgeselde ABD’de yapılan bir sokak anketinde kimsenin Türkiye’nin coğrafi konumunu bilememesine şaşırdığımdan daha çok şaşırdım. Anladığım kadarıyla Türkiye’yi tanıtma adına daha gidilecek epeyce yol, yapılacak epeyce çalışma var.

VİDEO..

ITZIAR ITUÑO MARTINEZ

8 ay önce koronavirüs atlattınız, o dönem nasıl geçti?

Evet, koronavirüs geçirdim. O süreçte evdeydim, hastaneye gitmem gerekmedi. Virüsü bir çekim sırasında kaptım, pek çok arkadaşım da aynı şekilde… O süreci atlatmam neredeyse bir ay kadar sürdü.

O dönemde edindiğiniz en önemli öğreti ne oldu?
Bu olaya iki açıdan yaklaşabiliriz; olumlu ve olumsuz yanları vardı. Olumlu yanlardan bahsedecek olursam; özellikle diğer canlıların, hayvanların, kendi alanlarını nasıl geri kazanmaya başladıklarını gözlemlemek gerçekten çok güzeldi. Bu da bana insanlar olarak aslında bizim de bir çeşit istilacı bir tür olduğumuzu gösterdi. Bir de ben, bu olanlardan sonra bir çeşit bilinç değişikliği yaşanabilir, bir uyanış yaşanabilir, zihniyetler değişebilir, özellikle ekoloji, iklim değişikliği ve gezegene verdiğimiz zarar konusunda bir şeyler değişebilir diye düşünmüştüm ve umutlanmıştım. Ne var ki birtakım sınırlamaların kalkmasından sonra eskiye dönüş olduğunu fark ediyorum, hafızamız yok gibi bir şey.

Aşı karşıtlarına bir şeyler söylemek ister misiniz?
Ben aşı oldum ama insanların hükümetlere ve ilaç şirketlerine karşı belli bir güvensizliği olmasını anlıyorum. Evet, bu ciddi bir sorun ve buna bir şekilde yaklaşmak ve birtakım çözümler geliştirmek gerekiyor ama bunun baskıyla ve zorlayarak değil, birtakım özgürlüklere de saygı duyarak yapılması gerektiğini düşünüyorum. Evet, ben aşılıyım ama benim bu konudaki yaklaşımım oldukça esnek çünkü benim de benzer bir şekilde hükümetlere ve ilaç şirketlerine, o endüstriye karşı belli bir güvensizliğim var.

‘Grev’in hangi özellikleri size gelen teklifi kabul etmenize yol açtı?
Hakları için mücadele eden kadınların hikâyesi olması hoşuma gitti, özellikle de benim oynamamı teklif ettikleri karakter… Çünkü ben de öyle bir kadınım. İki tane birbirinden oldukça uzak ve farklı olan hikâyenin iç içe geçmesi, anlatının bu biçimi çok hoşuma gitti. Bir tarafta Bask ülkesinde dağlarda militanlar var, bir tarafta da 1910 yılında Bursa’daki kadın işçilerin grevi…

Canlandırdığınız karakter için özel bir çalışma yaptınız mı?
Hayır, her şey çok hızlı bir şekilde gelişti. Hazırlık için bir vaktim olmadı ama zaten ben sezgileriyle çalışan ve sezgileriyle hareket eden bir oyuncuyum.

Türkiye’ye daha önce tatil için gelmiştiniz. Nerelere gitmiştiniz?
İstanbul’daydım, İspanya’daki kutsal hafta dedikleri bir bahar tatili oluyor, o süreçte gelip beş gün kalmıştım. Özellikle şehrin eski tarihi kısımlarına; Ayasofya, Topkapı Sarayı, Kapalı Çarşı ve aynı zamanda hamamlara gitmiştik, ‘Orient Exspress’in çekildiği istasyonu ziyaret etmiştik, bir de dervişleri izlemiştim, bunları hatırlıyorum.

Türkiye’ye gelmeden önce Türkiye ve Türkler hakkında neler düşünüyordunuz, geldikten sonra neler düşünmeye başladınız?
Sadece İstanbul’u biliyordum. Burası için de daha çok Doğu’yu çağrıştıran bir şey bekliyordum ve tam olarak öyle olmadığını gördüm. Burada gerçekten Doğu ile Batı’nın arasındaki zıtlığı bir arada görebiliyorum. İstanbul gerçekten bayıldığım ve inanılmaz derece sevdiğim bir şehir. Sanki burası devasa bir sinema setiymiş gibi hissediyorum.

‘Grev’in izleyicide nasıl bir etki uyandırmasını umuyorsunuz?
Öncelikle çok fazla izleyiciye ulaşmasını… Umarım filmimizi çok fazla kişi izler. Çünkü bu film pek çok kişinin kolektif bir şekilde emeğini ortaya koymasıyla yapılmış bir iş, çok emek var. Bu yüzden de çok izlenmesini umuyorum. Bir de bu gibi isyan ya da aykırı hikâyelerin izleyicilere ulaşması lazım ki bu dünyada bir şeyleri değiştirebilelim.

‘La Casa De Papel’ dizisiyle küresel bir şöhrete sahip oldunuz, dizide rol aldıktan sonra hayatınızda ve kariyerinizde ne gibi değişiklikler oldu?
Dizi Netflix’te yayına girdikten sonra bütün dünyaya ulaşmaya başladı. Benim açımdan kariyerimde şöyle bir değişiklik oldu; yaptığınız iş, dijital plartform aracılığıyla bütün dünyaya ulaşabiliyor. Dünyanın her köşesine, her yere ulaşabilme imkanımız var ve bir oyuncu olarak da size çok fazla olasılık, çok fazla fırsat, çok fazla kapı açıyor. Oyunculuk da başka herhangi bir meslek gibi bir meslek. Ekranda gözüküyorsunuz ve bütün gözler sizin üzerinizde oluyor, size belli bir popülarite sağlıyor diye başka bir şey gibi algılanıyor ama biz de diğer işçiler gibi aslında kültür işçisiyiz. Bir fabrika ya da bir hastanede çalışan işçilerden bir farkımız yok sadece şöyle bir gerçek var; istediğimiz işi yapabiliyoruz. Özellikle La Casa De Papel’den sonra öğrendiğim başka bir şey de şu oldu; şöhret iyi bir şey değil. Çünkü elinizden birtakım özgürlükleri alıyorlar ve sizi kısıtlıyorlar. Eskisi gibi dünyanın herhangi bir yerinde, tüm gözler sizin üzerinizde olmadan rahat bir şekilde yürüyemiyorsunuz.

Dünyada dijital platformların, sinemayı öldürdüğü, sinema salonlarının kapanmasına yol açacağı, sinema sektörünün zarar göreceği şeklinde görüşler var. Siz dijital platformların sinemaya ve oyunculara olan etkisinin ne olacağını düşünüyorsunuz?
Bence dijital platformların da iyi yanları var. Şöyle bir iyi yanı olduğunu söyleyebiliriz; bir kere bizim sektörümüze ve oyunculuğa pek çok fırsat sunuyor ve izleyici de istediği zaman izleyebiliyor. Bu platformlardan yayınlanan içerikleri istediğiniz zaman tüketebiliyorsunuz. Olumsuz yanlara gelecek olursak da bu platformlar bizi gitgide evlerin içine hapsetmeye başlıyor. Bunun giderek alışkanlık haline gelmesi, sinema sektörünün bundan etkilenmesi ve bir krize girmesinden korkuyorum. Mesela sinemaların kapatılması… Bu bence çok korkunç bir şey olur. Çünkü benim için sinema; hikâye anlatıcılığı biçimi olarak en sevdiğim biçim ve böyle bir şey olmasını istemiyorum. Oyunculukla birlikte aynı zamanda insanlarla birlikte sinemada bir araya gelerek bir filmi izlemek de benim çok sevdiğim bir şey. Umarım dijital platformlar sadece geçici bir modadır, dizilerle ilgili geçici bir süreç vardır ve her şey bir zaman sonra eski haline döner.

Türkiye’deki oyuncular genelde tiyatro ve sinemadan manevi keyif aldıklarını, televizyondan da maddi kazanç sağladıklarını söylerler. Hem tiyatroda,  hem sinemada, hem de televizyon yapımlarında rol alan birisi olarak siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Benim ülkemde de tamamen aynı şekilde düşünülüyor. Televizyon; bizim ekonomimizi döndürebilmemiz için para kazandığımız yer, tiyatro; maddi anlamda çok az bir kazanç sağlıyor ama en güzel olanı, sinema da televizyonla tiyatronun arasında bir yerde duruyor. Bir şekilde birtakım dengeleri bulmaya çalışarak devam ediyoruz.

Geçtiğimiz hafta üzücü bir olay yaşandı ABD’de Alec Baldwin’in başrolde oynadığı ‘Rust’ filminde görüntü yönetmeni kazayla öldürüldü. Siz bir oyuncu olarak bu konuyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Setlerde başınıza böyle bir olay geldi mi? Set kazalarının önlenmesi için neler yapılması gerekiyor?
Tam olarak ne olduğunu bilmiyorum, tahmin ediyorum ki bu olay karşısında şu anda çok üzgündür, mahvolmuş bir durumdadır. Çünkü kendisinin silahsızlanmaya dair ya da evlerde silah bulundurmamaya dair birtakım açıklamaları olmuştu. Ateşli silahlarla çalışmak konusundan bahsedecek olursam eğer biz La Casa De Papel’de hiçbir zaman gerçek kurşun kullanmıyoruz, biz ateşliyormuş gibi yapıyoruz ama hiçbir zaman gerçek kurşunlarla çalışmıyoruz. Her şey dijital bir şekilde hallediliyor. Bence bu şekilde yapılması ve gerçek kurşunlarla çalışılmaması birtakım kazaların önüne geçilebilmesi için en gerekli olan önlem. Böyle bir olayın yaşanmış olması bana çok tuhaf geliyor. Bruce Lee’nin oğlu Brandon Lee ile ilgili de benzer bir olay yaşanmıştı.

Türk sineması hakkında ne kadar bilgiye sahipsiniz, takip ettiğiniz oyuncu ya da yönetmen var mı?
Şöyle ilginç bir durum var; aslında Bask ülkesi yani benim yaşadığım yer. İspanya ve Türkiye arasında fiziksel olarak çok büyük bir uzaklık yok ama Türk sineması oralara çok fazla varmıyor. Dolayısıyla ben de bugüne dek çok bir şey izlediğimi söyleyemem ama yavaş yavaş özellikle bu dijital platformlarla birlikte pek çok şey artık İspanya’da da izleniyor. Özellikle Türk dizilerinden bahsetmem gerekiyor, Türk dizilerinin orada da inanılmaz bir etkisi oldu. Annem de Türk dizilerini gerçekten inanılmaz sıkı bir şekilde takip etmeye başladı. Annem, ‘Fatmagül’ün Suçu Ne?’ dizisine bayılıyor. Şimdi başka bir Türk dizisi daha izliyor ama ismini hatırlamıyorum.

PELİN BATU – METİN YEĞİN

Filminizin hikâyesinin çıkış kaynağı nedir? Hikayeyi filme çevirme düşüncesi ne zaman oluştu?
Metin Yeğin: Bu aslında eski ve bilinmeyen bir hikâye, 1910’da Bursa’daki kadınların grevini herhalde kimse duymamıştır. Gerçek bir öykü. Binlerce kadının katıldığı, 27 – 28 gün süren bir grev. Biz bu hikâyeyi bayağı uzun zamandır çekmek istiyorduk. Fakat bu kolektif bir yapı olduğundan dolayı bizim için bayağı zordu. Bir sürü unsurun ayrı ayrı birleşerek ortaya çıkardığı, insanlardan ve dayanışmadan meydana gelen bir film oldu.

Olayı ilk ne zaman duymuştunuz?
Metin Yeğin: Çok önceden okumuştum. Bir de öykünün çok renkli tarafları var, sadece kadınların grevi değil. O zaman orada yaşayan insanların hali, onların değişimi de var. Bir de biz bunu özellikle dünyadaki diğer kadınlara ve erkeklere de bağladık. Öykü bir yandan işçilerin bir direnişi, çok eski bir direniş geleneğini anlatıyor aynı zamanda o direnişin içerisinde kadınların tekrar ortaya çıkması ve gelişmesini de anlatıyor. Tabii ki aşkın ve başka şeylerin de iç içe olduğu durumlar da var.

İspanya'da, dağda, bir İspanyol milis olan 'Casilda'nın, gazeteci 'Jose'nin çizimlerinden geçmişi hatırlamasıyla anlatılır. 'Jose', sosyalist Ermeni ve Rum işçilerin Enternasyonal İşçi Birliği'nden yardım istemeleri üzerine Bursa'ya gönderilmiştir. İner inmez hastaneye kaldırılan bir işçi kadınla karşılaşır.

İspanya’da, dağda, bir İspanyol milis olan ‘Casilda’nın, gazeteci ‘Jose’nin çizimlerinden geçmişi hatırlamasıyla anlatılır. ‘Jose’, sosyalist Ermeni ve Rum işçilerin Enternasyonal İşçi Birliği’nden yardım istemeleri üzerine Bursa’ya gönderilmiştir. İner inmez hastaneye kaldırılan bir işçi kadınla karşılaşır.

Size teklif geldiği zaman filmin hangi özellikleri sizi etkilediği için bu filmin içinde olmayı istediniz?
Pelin Batu: Biz Metin ile daha önce çalışmıştık, gösterime çıkmayan bir filmimiz var. O filmlerin birinde de bir kadın hikâyesi vardı ve o filmde de gerçekten çok keyif alarak çalışmıştık ama gösterime çıkamayınca hepimizin içine oturmuştu. Çünkü bir emek sarf ediyorsunuz ve sonra birdenbire filmi izleyemiyorsunuz, gösterime girmiyor. Dolayısıyla ben yıllardır Metin sayesinde ‘çıkmayan filmlerin unutulmaz oyuncusuyum’ diye espri yapıyordum. Metin bana iki sene önce böyle bir senaryo getirince hayran oldum. Çünkü ben yıllardır kadın haklarıyla ilgili yazı yazıyorum, en son Osmanlı’dan günümüze Cumhuriyetteki kadın hakları tarihiyle ilgili 80 sayfalık bir makale yazdım, kadın tarihine dair bir kitabım var, makalelerim var, her ay bir tarih dergisine yazıyorum. Ben hep kadının tarihteki yerini sorgulayan, okuyan ve merak eden bir insanım. 1910’daki grevi biliyordum ama tabii bu film için bayağı bir detaylıca okudum ve şunu fark ettim; 1890’lardan 1920’lerin sonuna kadar kadın hareketinde dünyanın her yerinde inanılmaz şeyler oluyor. Mesela; biz hep Rus devrimini 1917 olarak biliriz ama dünyayı sarsan o devrimin altyapısında da kadınlar var, kadınlar örgütlemiş, sokağa dökülmüşler ve kadınlar öyle bir güçlü çıkış yapmışlar ki akabinde zaten Çarı indiriyorlar. Türkiye’de de Atatürk ve arkadaşları geldiler ve hakları kadınlara verdiler sanıyoruz ama öyle değil. Osmanlı’nın son döneminden itibaren kadın hareketleri, kadın dergileri, kadın oy hakkı için savaşan, inanılmaz kadınlar var, Nezihe Muhiddin gibi pek çok örnek var. Buradaki kadınlar da öyle kötü şartlarda çalışıyorlar ki tüberküloz ve benzeri bir sürü hastalıktan dökülüyorlar, ölüyorlar. Çünkü hakikaten ışıksız, karanlık, rutubetli, berbat şartlarda çalışıyorlar ve o yaptıkları güzide ipekler dünyanın dört bir tarafına çok pahalı fiyatlara satılıyor. Bunlardan da sonuçta İngilizler, Fransızlar ve diğer Avrupalılar kazanıyor. Dolayısıyla müthiş bir haksızlık tarihi oluyor. Bu kadınlar hiçbir şekilde arkalarına bakmadan müthiş bir mücadele etmişler. Benim oynadığım karaktere hayran oldum çünkü dik kafalı, arkasına hiç bakmayan bir İrlandalı İngiliz. Aslında İrlandalı ama İngilizleşmiş ve aristokrasik bir sınıftan geliyor ama hiç sınıfına bakmaksızın kadınlara yardımcı oluyor, onlara gizliden destek veriyor hatta yüzüğünü bile veriyor, bu sebeple bu hikâye bana çok dokundu.

Pelin Hanım’ın sözünü ettiği filmlerinizi neden gösterime çıkaramadınız?
Metin Yeğin: Birkaç nedeni var; öncelikle biz her zaman bağımsız, piyasaya aykırı filmler yapıyoruz. ‘Grev’ diye bir film çıkarma çılgınlığını düşünün. Herkes baştan itibaren “bunu yapmayalım, ismini böyle koymayalım, en azından başka bir şey olsun, alttan bir direniş olsun ama direkt geldiğinde de insanın yüzüne grev diye çarpmasın, bu da ayıp oluyor” gibi şeyler söylediler. Biz bağımsız işler yapıyoruz, piyasanın ve endüstrinin dışında bir şeyler yapmak istiyoruz o yüzden bir teknik sorunumuz oldu, o dönemde paramız yoktu ama istesek çıkarabiliriz çünkü hâlâ gündemde olan bir konu. Yine bir kadın filmi, bir barış filmiydi. Ben 200’e yakın belgesel yaptım, televizyon programları yaptım ve yıllarca sürdürdüm, yaptığım işlerde ben daha çok ‘iş’ yerine ‘hayatın bir tanımlaması’ diye anlatıyorum, daha fazla sokaktan yapılan işler, sokağı anlatan, başka türlü bir gerçekliği anlatan işler. Bu yüzden de bizim o büyük havuzun içerisinde yer almamız zor oluyor ancak biz de buna karşı etkileyici, çarpıcı, başka taraftan, kimsenin anlatmadığı öyküleri anlatarak, sıradan herkesin seyrettiğinde bu benim hikâyem aslında diyebileceği şeyler yapmak istiyoruz.

‘Grev’in izleyicilerde nasıl bir etki yaratmasını umuyorsunuz?
Metin Yeğin: İki türlü. Birincisi; o zamanlar ülkede beş tane sosyalist dergi çıkıyor, 1 Mayıslar kutlanıyor, işçiler Ermeni ve Rumlardan oluşuyor. Bizim filmimizde Ermeni ve Rumlar sadece köşede bucakta olan sevimli bakkal değiller. Gerçekten var olan insanlar, bu topraklarda birlikte yaşadığımız, birlikte paylaştığımız insanlar, onların da var olduğunu gösteren bir hikâye. İnsanların bu açıdan izlemesini umuyorum. İkincisinde; etkisinin nasıl olacağını, aykırı bir şeyler yapabileceğimizi görmek istiyorum. İnsanlar bir yandan şikayetçi oluyorlar, ‘neden hep böyle filmler oluyor, neden hep krallar anlatılıyor’ diyorlar. Biz başka türlü bir filmi anlattığımızda da onların sahip çıkabileceği, sürdürebileceği bir etki yaratırız ve bundan sonra da aykırı filmleri yapabileceğimiz bir ortam oluşur diye umuyorum.

Pelin Batu: Ben bir kadın oyuncu olarak, bana hep ikinci plan roller gelmesinden çok şikayetçiyim. Sadece ben değil pek çok kadın oyuncuda durum böyle. Özellikle belli bir yaşa geldikten sonra hep bir erkek hikâyesi var, kadınlar da kıyıda köşede o erkeğin ya sevgilisi ya eşi ya ablası ya annesi oluyor. Dolayısıyla kadınların hakikaten baştan sona hikâyeyi sürüklediği bir film olması ana çok güzel geliyor. Gerçekten çok iyi kadın oyuncuları izlemek istiyorlarsa filmi izlemelerini tavsiye ederim. Ayrıca ben dönem filmlerini de çok severim, birazcık şekilci gelecek size ama o dönemi, 1910’ların kostümlerini, şapkalarını, mekânlarını severim. Bizde de dönem filmi çok fazla yoktur çünkü dönem filmi deyince arkadan araba geçmeyecek, kol saati olmayacak gibi durumlar ortaya çıkıyor. Dolayısıyla o dönemin içinde kaybolma, sanki bir masalın içinde kaybolma hissini alacaklarını umuyorum. Ümit ederim ki keyif alırlar.

Oyuncu seçimlerinde hangi kriterleri göz önünde bulundurdunuz?
Metin Yeğin: Öncelikle arkadaşlarınız olmalı yani daha doğrusu şöyle; oyuncuların rollerini sevmeleri gerekiyor. ‘Grev’de herkes de severek oynadı. Bizim filmimizin yapısında da herkes kolektif çalıştı, herkes ortak bu filmde. Itziar, Pelin, Nihan, Tansel ve bütün oyuncularımız böyleydi. Öncelikle hikâyeyi sevmeliler ve içinde olmalılar. Bu yüzden bizim setimiz de klasik, hiyerarşik bir film seti değildi. Herkesin bir sürü şey yaptığını, başrol oyuncusunun tripod taşıdığını, görüntü yönetmeni Seçkin’in çıkıp ışıkları yaptığını görürsünüz. Bizde böyle farklı bir yapı var. Bunu sürdürebileceğimiz başka türlü bir ilişki biçimi yarattık, oyuncularımızı da öyle seçtik. Bütün oyuncularımız da kendisini benimsediği için, oradaki rolü ya da filmin içerisinde ortaya çıkarabileceği etkiyi sevdiği için yaptı ve bunun için de güzel oldu bence.

Itziar Hanım ile daha önceden tanışıklığınız var mıydı?
Metin Yeğin: Daha önceden tanışıklığımız vardı. Ben yaklaşık 30 yıldır, dünyanın her köşesinde 4 ay kalmadan yaşadığım için sadece Itziar değil Javier Bardem, Wagner Moura gibi isimler de arkadaşlarımız. Bundan sonra da aynı filmlerde çalışacağız. Wagner’in ve Javier Bardem’in de bu filmde oynama ihtimali vardı. İnsanların parayla satın alamadıkları ama bütün dünyada dayanışmayla ve insan soluklarıyla oluşan başka türlü bir sinemanın tadını vermeye çalışacağız.

Javier Bardem, ‘Grev’de neden rol alamadı?
Metin Yeğin: Bizim sorunumuz şu; insanlar senaryoyu çok seviyor, projede olmak istiyorlar ama bizim onların o profesyonel takvimi içerisine sızmamız gerekiyor. Itziar, bir filmde baştan sona oynasa şu anda kaşesi 500 bin dolar civarlarında. Bizim o parayı vermemiz lazım. Ya böyle bir şey yapacağız ya onların piyasa takvimlerine göre ayarlama yapacağız. Bu da aynı bulmaca çözmek gibi bir şey. O kadar çok iyi oyuncumuz var ki hepsini bulmacada yukarıdan aşağıya ve sağdan sola tutturmamız gerekiyor.

Pelin Hanım, kariyerinizde ilk defa 5’er yıllık aralar verdiniz, önce 2009-2014 sonra 2014-2019 arası yine bir boşluk var. Özel bir nedeni var mıydı yoksa öyle mi denk geldi?
Pelin Batu: Biliyorsunuz ben başka işler de yapıyorum. Bahsettiğiniz o ilk beş yıllık dönemde doktoramı bitirdim, aynı zamanda da birkaç tane kitabım çıktı. Sonra, son bir iki yıldır ABD’deydim. Ondan önce annem kansere yakalanmıştı, maalesef onu geçen sene kaybettik. O 1.5 sene boyunca kemoterapiler, hastaneler derken son birkaç yılım duygusal anlamda zor geçti. Herkesin annesi önemlidir ama benim annem en yakın arkadaşımdı ve 1.5 sene içinde onun yavaş yavaş elimden gittiğini, onu kaybettiğimi gördüm. Bir şey yapmak için ne psikolojim ne de kafa durumum uygun değildi. ABD’den geldim, artık buradayım ve hakikaten çok özlediğimi de fark ediyorum. Burada film konuşurken, bazen Metin ile “Arjantin’de bir film yapsak” diye düşünüyoruz. Benim dünyada en sevdiğim oyunculardan bir tanesi Marcello Mastroianni’dir. Şöyle diyordu; “iyi filmlerde oynadım, çok kötü filmlerde de oynadım ama sinemanın en güzel tarafı dünyayı geziyorsunuz, güzel insanlarla tanışıyorsunuz, ortaklaşa bir şey yapıyorsunuz”. Biz bu film vasıtasıyla çok güzel insanlarla bir araya geldik, çalıştık ama sadece film çekerken de bitmiyor, bundan sonra festivallere gidiyorsunuz, festivallerde başka yönetmenlerle, oyuncularla tanışıyorsunuz, belki o enerjiden başka olası projeler doğuyor. Dolayısıyla bir film yapmak demek bir yolculuğa çıkmak demek ve ümit ediyorum ki bu sayede bambaşka diyarlara da gideceğiz.

Babanızı ve annenizi kaybettikten sonra hayata bakışınız değişti mi?
Pelin Batu: Babamda o kadar çok olmadı ama annemi kaybettikten sonra sanki ilk defa yetişkin olduğumu hissediyorum. Annemi kaybedene kadar hâlâ birisinin çocuğuydum ve hâlâ şımarıklık yapabiliyordum, “anne kahvaltı hazırla geliyorum” diyordum. Kahvaltım hazırlanmış, tepsinin üzerinde ya da çorbam ısınmış oluyordu. Bazen film setinden çıkıp gidiyordum, Beykoz’da çektik filmi, Beykoz Kundura’dan çıkıp, “anne çok acıktım bana bir çorba yap diyordum” ama şimdi öyle bir şey yok. Yalnız olduğumuzu hissetmek çok garip bir duygu çünkü insanın annesi- babası olunca hangi yaşta olursa olsun hep birisinin çocuğu oluyor.

Anne olduktan sonra hayata bakışınız değişti mi?
Pelin Batu: Ben de anne oldum, gördüğünüz üzere Rafael buralarda dolanıyor hatta bizim filmde de oynadı, küçük bir rolü var, ilk filmi oldu. Grevci kadınların kucağında film boyunca gayet havalı bir vaziyette takılıyordu. Ben çok duygusal bir insanım, bazen çok düştüğüm oluyor, pek çok şeyden çok etkileniyorum ama annemi kaybettikten sonra bana, ne olursa olsun benim annem gibi güçlü bir kadın olmam lazım duygusu geldi. Çünkü o gerçekten hayatımda tanıdığım en güçlü kadındı, ben de haberleri izlerken bile ağlayabilen bir insanım. Annem tam bir dik kafalı, her şeyi halledebilen, herkesle çok iyi ilişkisi olan bir insandı. Bir süre sonra arkadaşlarım bana “biz senin için gelmiyoruz, annenle görüşmek için geliyoruz” diyorlardı. Ben öyle bir kadın olmak istiyorum. Dolayısıyla bundan sonra ne kadar kalkanlarımı düşürsem de oğlum için dimdik durup ona iyi bir model oluşturmam gerekiyor.

Kadınlara yönelik filmlerin az sayıda olmasından şikayet ettiniz, bu tarz filmler neden yeterli sayıda çekilemiyor, bu konudaki ana sorun sizce nedir?
Metin Yeğin: Bazen, “suç toplumun, suç sistemin” deriz ya bu da gerçekten öyle bir durum. Erkek egemen toplumsal bir yapı var, bu dilde de böyle her şeyde böyle. Bu yüzden kadınları çok gördüğümüz filmler de aslında erkek filmleri, kendilerinin öznel olarak olmadıkları, öznel olarak değil yardımcı elemanlar olarak yürüttükleri filmler. Madam Curie – Mösyö Curie hikâyesinde, her şeyi bulanın Madam Curie olmasına rağmen Mösyö Curie’nin yanında anılması gibi hayat hala yüz yıldır böyle devam ediyor.

Pelin Batu: Ben bunu öğrendiğimde şoke olmuştum; Paris’teki metro istasyonu uzun yıllar sadece Pierre Curie, yani eşinin ismiyle anılıyordu. Çok yakın bir tarihte Madam Curie’nin de ismi eklendi. Bu bile çok önemli bir gösterge.

Metin Yeğin: Bunun için aslında filmin iki tarafı var; bir taraftan olanları anlatıyorsunuz bir taraftan da değişimin bir dinamiği olmasını istiyorsunuz, yani en azından biz öyle istiyoruz. Bu filmi bir değişimin aracı olarak kullanmak istiyoruz. Borges’in bir öyküsünde vardır; çölde eline bir avuç kum alır, havaya atar ve “ben dünyayı değiştirdim” der, biz de bu filmi yaparak aslında dünyayı değiştiriyoruz.

Kadın oyuncu olarak sektörde kendinizi yeterince ifade edebiliyor musunuz ya da yeterince çalışma olanağı bulabiliyor musunuz?
Pelin Batu: Metin gibi birkaç çok sevdiğim yönetmen arkadaşım var. Onlar kadın hikâyesi yazmanın ötesinde kadın oyuncuları bir karakter olarak ele alıyorlar. Oysaki genellikle gelen senaryolarda karakter değil tipler var; ‘güzel kadın’, ‘iyi kadın’, ‘kötü kadın’, ‘fitneci kadın’ ve benzeri şeyler oluyor. Onlar aslında klişe tipler, karakter olmak için çok daha derine inmek gerekiyor onun için de bakış açısının farklı olması gerekiyor dolayısıyla ben evet çok fazla bir şey bulamıyorum. Bu yüzden son yıllarda oynadığım filmler de daha çok bağımsız sinema filmleri oluyor. Popüler kültürdeki filmlere bakıyorsunuz tabii ki istisnalar vardır, siz benden daha iyi bilirsiniz ama baştan beri ikimizin de söylediği gibi erkek egemen dünyada komedi filmi olsun, mafya filmi olsun, tarih filmi olsun hep onların hikâyesinin arkasında böyle bir renk gibi süs gibi saksı gibi olan kadın rolleri var, bu çok sıkıcı. Bu sadece Türkiye’ye has bir şey de değil, belki ‘me too’ hareketinden sonra birazcık değişmeye başladı ama Hollywood’da bile bir kadın, bir erkek aynı rolde oynuyorsa bile erkek oyuncu 30 milyon dolar alıyor kadın oyuncu 5 milyon dolar alıyor. Yani her anlamda bir cinsiyet eşitsizliği var, son birkaç yılda kırılmaya başladı ama daha çok uzun yolu var. Sadece İskandinavya’da biraz bu eşitlik sağlandı gibi.

Son yıllarda dijital platformların sinemaya olan etkisinden söz ediliyor. Kimi kesimlerde dijital platformların sinemayı öldüreceği düşünülüyor kimi kesimlerde de sinemayı destekleyeceği düşünülüyor, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Metin Yeğin: Sinema ölmüyor aslında daha önce bu tartışmalar çıktığında da aynı şekilde vardı. Bu bir ritüel, bir törensel bir durum. İnsanların birbirleriyle ilişkisi bir ritüeldir dolayısıyla siz sinemaya gidip yan yana oturuyorsunuz, birbirinizi görüyorsunuz, hiçbir zaman bu ritüeli evde yapmıyorsunuz. Sinema aslında bir sosyalleşme aracı. Evde, kalkıp, filmi durdurup, kahve koyup geri gelebilirsiniz, film oradan devam eder, pijamanızla seyredebilirsiniz ama diğerinde bir ritüel var. Dijital ortam değişik bir şey, orada da sizin ciğerinizi biliyorlar, nerede seyrediyorsunuz, nerede seyretmiyorsunuz, nerede soluk alıyor, nerede bırakıp kanal değiştiriyor, bu da karşılıklı, farklı başka bir piyasa standartı yaratıyor. Bu çok tehlikeli aslında çünkü bu tür bir piyasa standartı, markette domateslerin hep aynı boyutta satılması gibi bir standart, diğerlerini yok eder, imha eder ve ortadan kaldırır. Farklılığın ortadan kaldırılması demek, bir süre sonra hepimizin tek düze ve sanatın temel özelliği olan o yaratıcı tarafının yok edildiği bir şeye dönüşmesi demek. Dijital kanallarda satılabilir bir film yapmak, insanların, yaratıcıların kafasında ona uygun bir şey yapamaya dönüşüyor, bu sefer o aykırılıklar ortadan kalkıyor, modern sanatta Duchamp’ın yaptığı gibi kimse kaldırıp pisuvarı bir sanat eseri olarak gidip oraya koyamıyor, bu cesaret ortadan kalkıyor. Çünkü sanat böyle bir cesaret ve cüret hikâyesi aslında bu yüzden bir yandan tehlikeli ama bir yandan da bunun dışında yer alamazsınız. Artık gölge oyunları oynayamayız ne yazık ki iki kişinin bir perdede iki tane ışık yansıttığı kolay bir şey değil, radikallere ihtiyacımız var. Olay bizimkinde biraz daha farklı, o radikal tekellerin dışına doğru düşen platformlar çok başarılı olsak bizi de alıp kendi raflarına yerleştirecekler. Ben öyle hiçbir zaman oralarda yer almayacağız demiyorum, hatta biraz da o rafa yerleşmeyi istiyoruz belki de ama esas olarak ikili bir yönü var, biz de bu akış içerisinde başka türlü bir şekilde suya karşı durmaya, ona karşı direnmeye çalışıyoruz, aslında bizim genel olarak film yapma öykümüz böyle bir öykü.

Pelin Batu: Ben birkaç yıl önce bir sergiye gitmiştim ve çok etkilenmiştim, Avrupa’da bir ülkedeydi. Greta Garbo, Marlene Dietrich gibi yıldızlardan bahsediliyordu, onlar için yıldız kelimesi tesadüfi kullanılmış bir şey değil, ulaşılmaz ilah gibiler ya da böyle pagan dönemindeki tanrıça ya da tanrı gibiler ama sonra televizyonla birlikte evinizin içine davet ediyorsunuz ve ister istemez ulaşabilir oluyorlar ve yıldızlıkları kalmıyor. Onlar evinizin içinde misafir gibi oluyorlar. Tabii ki siz Netflix’te ya da herhangi bir televizyon kanalında izlediğiniz dizinin oyuncusunu görünce ya da belki fotoğraf çektirmek istiyorsunuz ama bunların hiçbirisi Greta Garbo gibi bir varlık değil. Çünkü ona ulaşamıyorlardı bile. Dolayısıyla oyuncu olarak bana soracak, bir taraftan belki de felsefi olarak bakacak olursanız, halka inmek ve herkesin bir parçası olmak açısından güzel ama bir taraftan da o büyüsünü yok ediyor. İyi mi kötü mü bilmiyorum ama böyle de bir gerçek var.

Geçtiğimiz hafta Alec Baldwin’in setinde ‘Rust’ filminde bir olay yaşandı, görüntü yönetmeni hayatını kaybetti. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Metin Yeğin: Bu aslında bir iş kazası. Sinema işçileri var, dışarıdan bakanlar bir iki saniyelik bir sahneyi sete gelip gerçekten görseler, 15 saniyeyi belki de 7 -8 saatte çekiyoruz. Yarım dakikalık bir sahnenin çekimi belki de saatlerce sürüyor. Bu yüzden de sinema zor bir iş, oradaki çalışanlar, sinema emekçileri zor bir iş yapıyorlar. Bizim Türkiye’deki dizi piyasasında çekilen diziler haftalık 90 saat, bu inanılmaz zor. Bu olay cinayet mi bilmiyorum ama iş kazasıysa buna benzer kazaların olabilmesi mümkün çünkü nasıl ki bir madende çok çalışan maden işçileri daha az direk koyarak tünelin çökmesine neden oluyorlar ama tırnak içerisinde onlar suçluymuş gibi değil, tam aksine o çalışma koşullarını dayatan durum suçlu oluyor. Sinemada filmi çekerken de aynı şekilde, ABD gibi bir şeyi 20- 30 kişinin kontrol ettiği bir yerde bile bu tür kazaların olması bana çok şaşırtıcı geldi.

Pelin Batu: Rol aldığım bir filmde, kasım ya da aralık ayının başında adalardan bir tanesinde çekim yapıyorduk ve benim gece yarısı denize atlayıp intihar etme sahnem vardı. Bana “merak etmeyin, biz ısınmanız için hazırlık yaptık” dediler. O da bir dönem filmiydi ve upuzun elbisemle denize atladım, sırılsıklam oldum ve çıktım, bana hazırlanan şey, çöp kutusunda yakılmış bir ateşti. Bunun gibi şeyler oluyor, çok ciddi bir kaza başıma gelmedi ama bu tür olaylar, ister istemez ya bütçeden ya mantaliteden ya da genel olarak “bir an önce bitirip gidelim” düşüncesinden kaynaklanıyor. Çok zor şartlarda çekimler yapılıyor ve inanılmaz uzun saatler sette kalıyorsunuz. Dolayısıyla herkesin derdi o kareyi yakalayıp ondan sonra setten tüymek oluyor. Ben hep şunu düşünüyorum; oyuncular nispeten daha şanslı, genellikle el üstünde tutuluyorlar ama özellikle set işçileri inanılmaz zor şartlarda çalışıyorlar ve insanlar da bunu bilmiyor. Bu tür olaylara karşı keşke bir sendikalaşma, hak koruyan bir zümre olsa ki birazcık daha medeni şartlarda çalışıyor olsak. Bu sadece sinema için değil her iş için geçerli. Bu baktığımız her yerdeki dev gökdelenlerin her birisinde kan var, çünkü her birisinde işçi cinayeti yaşandı, cinayet diyeceğim çünkü doğru dürüst şartlarda çalışmıyorlar.

Related Posts

Bir cevap yazın