Oscar almak istiyorsan, yerli bir anlatım çekimiyle oraya gidemezsin

Cansel Elçin, kariyerine Fransa’da başladıktan sonra tesadüfler sonucu yolu, doğup çocukluk yıllarının geçtiği Türkiye ile kesişti. Birçok oyuncunun orada çalışma hayalini kurduğu Fransa’dan ayrılarak oyunculuğu Türkiye’de yapmayı yeğledi.
Cansel Elçin, Fransa’dan Türkiye’ye sadece tiyatro, sinema ve televizyon oyunculuğunu taşımadı. Aynı zamanda Fransa’da başladığı tenis oyunculuğunu da taşıdı. Elçin, Türkiye’de kariyerli ve ödüllü tiyatro, sinema ve televizyon oyuncusu olurken tenis oyunculuğunda milli takıma kadar yükseldi.

Geçtiğimiz günlerde 75’inci Cannes Film Festivali’nin bölümlerinden ‘French Riviera Film Festivali’nde rol aldığı ‘Bulutlardan Aşağı’ ile ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülünü kazanan Cansel Elçin, konuk olduğu Habertürk HT Stüdyo’da çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Cannes Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülü aldınız. Neler hissettiniz?
Evet ama şunun altını çizelim, kısa metraj film alanında ödül aldım. Cannes Film Festivali’nin ana yarışması var, bir de o festival esnasında yan festivaller oluyor; ‘Quinzaine des Réalisateurs’, ‘Semaine de la Critique’, bir de tabii ki Emin Alper’in de filminin yarıştığı ‘Un Certain Regard’ bölümü var. Bir de kısa metraj film festivali var, bu da tek kısa metraj festivali olan bir bölüm ona da ‘French Riviera Film Festivali’ diyoruz. Orada da birçok filmi değerlendirdiler ve ‘Bulutlardan Aşağı’ ile ‘En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü bana layık gördüler.

Bir baba - kız hikâyesine sahip 'Bulutlardan Aşağı'da Cansel Elçin'e Lavinya Ünlüer eşlik etti.

Bir baba – kız hikâyesine sahip ‘Bulutlardan Aşağı’da Cansel Elçin’e Lavinya Ünlüer eşlik etti.

Daha önce de ulusal ve uluslararası birçok ödüle layık görüldünüz. Ödüllerin kariyerinize etkisi nasıl oldu?
Meslektaşlarınız tarafından takdir görüyorsunuz bu da çok güzel. Bu durum işinizi iyi yaptığınıza dair bir gösterge ama bu bir sonraki işte “Rahatım, bana birçok roller gelecek ve hayatım böyle devam edecek” anlamına gelmiyor. Hatta ‘César alan bir oyuncu “Çok korkuyorum. Çünkü bana bir daha rol gelmeyecek” demişti. Çünkü ödül alınca ki onlar tabii ki çok büyük ödüller, bazı oyuncu arkadaşlar çok büyük korkular yaşamışlardır.

French Riviera Film Festivali

French Riviera Film Festivali

Neden, ücreti arttığı için mi?
Evet, yapımcılar korkuyordur. Bir de “Şimdi ona çok teklif gidiyordur, çok para isterler” diye düşünüyorlar. Ben çok büyük bir ödüle layık görülmedim ama öyle bir ödül aldığınız zaman bir sonraki işinizin daha kaliteli, daha güzel olmasına özeniyorsunuz, daha seçici olmak mecburiyetinde kalıyorsunuz gibi geliyor.

Size çok fazla rol geliyor, çok senaryo okuyorsunuz, senaryo okumak ne kadar zamanınızı alıyor?
Senaryoya göre değişiyor çünkü bazen senaryonun amacını hemen anlıyorsunuz. Ben onu öyle değerlendiriyorum, senaryonun bir amacı vardır, film yapmaya karar verdiğinizde o filmin nereye gideceği, başı ve sonu bellidir. Hem hikâye olarak hem de prodüksiyon olarak ne yapmak istediğiniz bellidir. Her zaman saygı duyuyorum. Mesela bir film yapmak istiyorum ve Türkiye’de gişe rekoru kırmak istiyorum, bunun belli bir kriteri vardır. Veya ben Cannes’da ödül almak istiyorum, Türkiye’de festivallerde yarışmak istiyorum, Oscar alacak bir film yapmak istiyorum veya geyik bir film yapmak istiyorum. Bunların hepsinin kriterleri var. Zaten bunu size “Bu bir korku filmi ya da bu bir gişe filmi” diye menajeriniz de söylüyor, senaryoyu da ona göre okuyorsunuz, ona göre değerlendiriyorsunuz. Bu kriterleri göz önünde bulundurarak değerlendiriyorsunuz. Bazen dijital platforma 8 bölümlük bir dizi yapıyoruz, onun senaryosunu da ona göre değerlendiriyorsunuz. Bende şöyle bir şey var; çok iyi bir hikâye olduktan sonra küçük rol olsun veya destekleyen bir rol olsun veya ana karakter olsun, benim için hiç fark etmiyor. Ben çok güzel bir hikâye olmasını, benim veya başkalarının hayatını değiştirebilen veya bir mesaj veren bir film olmasına önem veriyorum.

O halde teklifleri kabul etmek adına sizin için öncelikli kriter senaryo.
Tabii ki… Öykü, senaryo. Bilenler vardır belki çok çok küçük rollerde de oynamışlığım, hatta girip çıkmışlığım da var. Çünkü oradaki insanların amaçları benim hoşuma gidiyor. Mesela ‘Ada: Zombilerin Düğünü’ diye bir film var ve inanılmaz geyik bir film. O filmi bana anlattıklarında ben o dönem Türkiye’de popülarite olarak bayağı bir zirvedeydim, “Sen burada olursan süper olur” dediler. Hikâyede çocuklar bir evde mahsur kalıyorlar ve zombiler onlara saldırıyor, içlerinden birisi “Şu adam ünlü değil mi? Kesin bunların şefidir” diyor. Mesela bu beni inanılmaz şekilde güldürdü ama bir yandan da çekimlerde yanımdaki yardımcı oyuncu arkadaşlarımla birbirimize bakarak hareketlerimizi yaparken de bir anda “ben burada ne yapıyorum?” diye düşünmedim değil. Sonuçta baktığında film tamamen geyik bir film ve bence kült bir film de oldu. İyi ki de yapmışım.

Biraz da ilk filmi için Talip Ertürk’e destek vermiştiniz…
Tabii o da var. Bir de Ahmet Katıksız orada yönetmen yardımcısıydı, biz o dönemde ‘Gönül Çelen’de çalışıyorduk, onun da filme katkısı oldu, toparladı. Böyle bir şeyde var olmak benim için çok güzeldi ama insanlar şaşırdı. Mesela Sertab Erener’in klibinde de oynamışlığım var. Sertab’ı çok seviyorum, dünyası, müziği benim için çok özel biri. Burada ne senaryo var ne başka bir şey ama bazen böyle olabiliyor. Ben Fransa’dayken onun Eurovision Şarkı Yarışması’ndaki şarkısı çok hoşuma gitmişti. Ben de onunla beraber böyle bir klipte oynamak istedim.

Başka klip çalışmanız yok değil mi?
Hayır, ben onu sadece kendim ve Sertab için yaptım. Çok da güzel oldu. Önemli olan ne biliyor musunuz? Duygularınızla hareket ettiğiniz zaman pişman olmuyorsunuz ama “Ben burada bulunursam, şurada şöyle olur” diye düşündüğünüz zaman herkes oraya gidiyor ve bir bakıyorsunuz, “Ben bunu neden kabul ettim?” diyorsunuz, o zaman her şey kötüye gittiğinde kafanı duvara vurabilirsin ama duygularınızla hareket ettiğiniz zaman hiç olmazsa “Ben mutlu oldum” diyebiliyorsunuz.

Dijital platformlarla sinema arasında bir çekişme, bir rekabet söz konusu bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Rekabet değil de ben onu şöyle değerlendiriyorum; birincisi, şu anda değişim söz konusu, ana akımdaki izleyiciyle dijital platformlardaki izleyicinin arasında bir fark var. Bence ana akım yavaş yavaş bitiyor, artık ana akım izleyici kalmayacak ama bu bir nesil atlamasıyla gerçekleşiyor. Maalesef, oyuncular, yapımcılar, ve yönetmenler olarak biz o döneme denk geldik. Ama bu evrimleşiyor, bu evrim sürecine denk geliyoruz. Herkes bir şey izlemek istediğinde bir kütüphane gibi kitap seçecek. Biri “Bu güzel bir dizi” diyecek. Bu kulaktan kulağa yayılacak ve öyle izlenecek. Veya izlediğiniz bir yönetmenin bir sonraki dizisini izlemek isteyeceksiniz, buna göre reklam yapılacak. Çünkü her şey paradan ve reklamdan ibaret. Eskiden şirketler televizyona bir milyon dolara reklam veriyordu ama o paranın nereye gideceğini bilmiyordu, tahmin ediyordu. “Burada bir lise dizisi var, gençler izliyor, o zaman ben gençlere ithafen bir reklam veriyorum, o dizinin arasına koyuyorum ve paramı oraya yatırıyorum” diyordu ama şimdi öyle değil, şimdi bir milyon yerine on bin dolarla hedef kitleye güzel nokta atışlarıyla reklam verebiliyorlar. Bu yüzden de dijital platformlarda ilerleyen diziler ya da filmler bunların arasına girmeye başlıyor. O yüzden biz de o evrimleşme sürecindeyiz.

Cansel Elçin, 'Frankenstein' adlı tiyatro oyununda 'Dr. Victor Frankenstein'i canlandırdı.

Cansel Elçin, ‘Frankenstein’ adlı tiyatro oyununda ‘Dr. Victor Frankenstein’i canlandırdı.

Sinemanın geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Ben bildiğimden bahsedebilirim. Benim bildiğim yer Fransa. Fransa’da senede 250 milyon kişi sinemaya gidiyor, çok büyük bir rakam. Pandemide bu sayı 125 – 150 milyona düştü ama şimdi toparlıyor. Neden? Çünkü onların CNC’leri (Centre National du Cinéma) var. Bu 1980’lerde Fransız sineması batmak üzereyken çıkarılmış bir vakıf, orada da bir havuz var ve orada para birikiyor. O parayı ilk önce nereden aldılar? “Nerdeyse oradan alacağız” dediler. Yani ABD filmlerinden, o dönemde ‘Rocky’, ‘Rambo’, ‘Mad Max’ gibi filmler gelince onları dergileştirdiler ve onların paralarını alıp bir havuz yarattılar. O havuzu ne yaptılar? Aynı güçlü bir futbol takımı kurmak gibi “Biz burada yeni yönetmenlere, yeni yazarlara, yeni sinemacılara yönelip Fransız sinemasını böyle kurtaracağız” dediler. Nitekim öyle de oldu. Hâlâ dünyanın en iyi senaryolarını Fransızların yazdığını düşünüyorum. Bunları ABD’ye de satıyorlar, mesela ‘Intouchables’. Zaten bu yüzden ‘Palm’ları var, Cannes Film Festivali’ni de desteklediler. Sinema sektörünün temellerini koydular. Futbol için de aynısını yaptılar, Michel Platini 1982’de Fransa neden yarı finale çıkamıyor? Çünkü Hollanda’da Cruyff var, Almanya’da Beckenbauer var, bizim neden böyle bir takımımız yok” diyordu. Bunlar da bütün Fransa’da futbol ekolleri kurdular ve altyapıları oluşturdular. İleri dönemde Zidane’lar Mbappé’ler çıktı. Sinema için de aynı şey geçerli, “Biz sinema okulları yapacağız, sinemaya fon yaratacağız” dediler ve nerede para varsa, gittiler. Televizyondaki ‘reality’ şovlardan para alarak % 10 – % 15 her yerden vergi toplayıp CNC yarattılar ki o CNC zaten patladı artık. Yapımcılar bizden neden vergi alınıyor dediler, “Sen de film yap, seni de destekleyelim, senin verdiğin vergiden tekrar film yapabilirsin.” dediler. Ayrıca bir sürü kanunlar çıkardılar. Şimdi bir sinema filmi yapmadan önce senin 3 tane kısa metraj film yapma mecburiyetin var. Sektörde menajer olmak için bir numaran olması lazım, bir menajerlik ekolüne, bir cast direktörlük ekolüne gitmen lazım. O bir meslek ve onu sana diploma gibi veriyorlar. Orada önüne gelen sinema filmi çekemez, zor bir şey. Bürokrasi var, bunu neden yapıyorlar? Çünkü önüne gelen bunu yapmasın, sahip oldukları sinema kültürünü aşağı çekmesinler diye yapıyorlar.

Bir iş adamı gidip “Param var, film çekiyorum” diyebilir mi?
Diyebilir, parasını kullanırlar ama adam orada duygularıyla bir şey yapamaz. Yapabilir ama etrafındaki bilen insanlar onu kontrol ederler. Çünkü hayatta bildiğin kadarsın. Herkesin duyguları var, herkes dünyada oyuncu olmak istiyor, film çekmek istiyor, hayatının özel olduğunu düşünüyor. Bu söyleyeceğim şey çok önemli; senin duyguların seni duygulandırıyor ama senin duygularının başkasını duygulandırması için araçların var, bir kitap yazabilirsin ya da bir sinema filmi yapabilirsin. Bakın bu çok acayip bir olay. “Benim yaşadığım bir şeyi size anlatıyorum ve siz bununla duygulanacaksınız” diye bir şey yapmak istiyorsan kitap yazarsın, film çekersin, televizyon programında anlatırsın, sahneye çıkarsın tiyatro oyuncusu gibi anlatırsın. Bu bir meslek, bunu yapabilmen için evrenselleştirmen lazım. Bunun bir dili var, bunun bir anlatım dili var. Ben bir kitap yazamam. Çünkü yazar değilim ama birine yazdırırsın, belki en fazla yapabileceğin budur. Film çekmek de böyle bir şey, senin duygularının başkalarına hitap etmesi için o duygularını anlatabilmen için sinema dilini kullanabilmek lazım ve bunun bir formülü var.

O formül Türkiye’de var mı?
Var, birçok yerde çekiyorlar, güzel, iyi, kötü çekiliyor.

Formül dediğim; “Fransa’da paran varsa film çekersin ama etrafını öyle bir kuşatırlar ki işi doğru yapmanı sağlarlar” dediniz. Ondan söz ediyorum.
Ne istediğine bağlı. Eğer Türkiye’de gişe yapmak istiyorsan ona göre formüller var çünkü Türkiye’deki hitap ettiğin kişilerle Fransa’daki hitap ettiğin kişiler farklı, dünyaya anlatmak istiyorsan onun da formülü farklı. Mesela; hayatımızda ‘Avatar’ diye bir film var. 7’den 77’ye Hintlisinden ABD’li milyardere, Afrika’daki zor durumda kalan bir insandan, her türlü din sahibi olan adama kadar filmini sevdirmiş. Bu da bir formül. ‘Titanic’ de öyle ‘Avatar’ da öyle. James Cameron’ın böyle filmleri var, adam ondan 15 senede bir film yapıyor, bunun da bir formülü var. Türkiye’de dizi çekmenin de bir formülü var, Cannes’da ödül almak için yapılan filmin de bir formülü var, bu böyle yapılır. Siz bir senaryo okuduğunuzda nasıl değerlendiriyorsunuz dediniz ya ben bunlara göre değerlendiriyorum.

Uzun yıllar Fransa’da yaşadınız, Fransa sinemasını çok iyi biliyorsunuz, Türkiye’de de çalıştınız / çalışıyorsunuz İki ülkenin ortak özelliği; kendi öz filmlerinin yabancı filmler karşısında daha çok izleniyor olması. Yabancı filmlere karşı kendi filmlerinin hâkimiyet kurmasının nedenleri sizce nelerdir?
Çünkü Türk filmleri Türk halkına, kültürüne, samimiyetine hitap eden filmler. Türk seyircisi haklı olarak samimiyeti çok önemsiyor. Bizim bir de belli davranışlarımız var. Az önce hikâye formülünden bahsettik ama bir de çekim tarzı formülümüz de var. Bunlar nereden geldi? Bizim göz alışkanlığımızdan geldi. Montaj çok önemli bir şey. Dizilerdeki izlediğimiz sahneler beynimize işliyor, belli bir montajla gidiyor, birden bire bir ağır çekime giriyoruz, orada bir müzik giriyor. Peki burada ne anlatıyoruz? Burada ya bir drama anlatıyoruz ya da bir ‘flashback’ anlatıyoruz, bunlar hikâye anlatma formülleri. Bunlar seyircinin kafasında belli bir yerde oluşuyor. Mesela; geçenlerde bir arkadaşım eve geldi ve bir Hint dizisi izledik, inanılmaz şekilde abartılı sahneler vardı, büyük metaforlar vardı, çekimler çok farklıydı, inanılmaz bir prodüksiyon vardı, bize komik geliyor ama Hint izleyicisi bizim gibi bakmıyor çünkü onların dillerinden anlatılmış bir hikaye üzerine gidiyor. Ben Fransa’dan ilk geldiğimde bazı sahnelere “Ne oluyoruz? Çok abartı.” diyordum ama şimdi ben de alıştım. Ama Fransız seyircisi daha minimal daha seyirciye açık bırakan, derler ya “Fransız filmi gibi sonsuz bitti” onun gibi daha izleyiciyeri düşündüren filmleri seviyor. Fransız izleyiciler sinema filmini izlemeye gittiğinde düşünmeyi sever, “Acaba yönetmen burada neyi anlatmak istedi?” diye düşünmek ister ve yönetmen de filmi ona göre çeker. Ama bizim Türk seyircisi, hepsi değil tabii ki genelleştirmiyorum ama televizyondan gelen bir Türk izleyicisi belki sinemaya gittiğinde düşünmeyi de çok istemiyor, eğlenmeye veya yönetmenin anlattığı duygulara teslim olmayı seven bir seyirci olabilir. Bu yüzden de anlatım dili çok önemli, yerli seyircimiz ve yerli sinemacımıza göre bunu bilen birçok yönetmen var. Bu yüzden söylüyorum; Oscar almak istiyorsan, yerli bir anlatım çekimiyle oraya gidemezsin. Oraya evrensel bir anlatım çekimiyle evrensel bir öyküyle ve belli kriterlerle gitmen lazım.

Türk filmlerinin yurt dışında fazla izlenmiyor olmasının nedeni de bu mudur?
İzleniyor. ‘7. Koğuştaki Mucize’ dijital platformda uzun süre birinci sırada kaldı.

Sinema salonu gösterimlerinden söz ediyorum.
Onun dağıtımını iyi yapsalardı belki daha farklı olabilirdi. Onun analizini yaparsanız, seyirci yaş oranına, hangi kültürden geldiklerine bir bakmak lazım.

Dijital platformlardan anladığımız şu ki Türk yapımları yeterli dağıtım olduğu zaman sinema salonları gayet rahat gösterime çıkabilir ve izlenebilir.
Tabii. Dijital platformların şöyle bir özelliği var; bütün dünyaya kendinizi izletebilirsiniz. Mesela; Nuri Bilge Ceylan çok sevdiğim bir yönetmen, anlatım dilini çok sevdiğim biri. Filmleri Fransa’da, festivallerde ve dünyada inanılmaz şekilde beğeniliyor. ‘Sinefil’ diye bir kelime var. Sinefil; sinemadan anlayan, sinemayı bilen kişilere hitap eden bir kelime. Bu adam sinefil yani bu adam sürekli film izliyor. O kişiye bir film gösterdiğiniz zaman onun beklentisi çok yüksek olur. Şimdi ben Nuri Bilge Ceylan’ı neden seviyorum? Çünkü kendimi sinefil olarak görüyorum. Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerinde mesela ‘Kış Uykusu’nda Ingmar Bergman’a inanılmaz şekilde göndermeler var. Ben bunları nasıl görüyorum? Çünkü Bergman filmlerini çok iyi izledim. Haluk Bilginer’in cam kenarında konuşmalarında, kamera yaklaşımlarıyla ve belli bir film anlatım tarzıyla beni böyle düşündürdü. Bizim kültürümüzü de koyuyor, bir de derdi olan filmler, o zaman beni mutlu ediyor. Nitekim ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ da Sergio Leone filmlerine gönderme var. Çünkü adı zaten dramaturjiyi destekliyor. Sergio Leone filmlerine çok genel bir sahneyle başlar, her zaman 70 mm çekiyordu, uzaktan atlar geliyordu. Burada ne oldu? Film bir başladı, karşıdan bir yoldan araba geliyor, duruyorlar, arabada konuşma gerçekleşiyor. Ben orada Sergio Leone’un filmlerine gönderme görüyorum. Atlarla gelenler, inenler ve tartışan insanlar. Film başlar başlamaz beni aldı götürdü. Benim için sinema bu çünkü beklentilerim çok fazla. Bu arada popüler film de severim, popüler filmde oynamayı da severim ama onun da iyi yapılması gerekiyor.

Siz aynı zamanda film yönettiniz, senaristliğini ve yapımcılığını üstlendiniz, devam edecek misiniz?
Duygularımla hareket ediyorum dedim ya devam edebilirim ama benim oradaki amacım hiçbir zaman yönetmen olmak olmadı. Bu işe böyle bir amaçla girmedim. Bunları yaptıktan sonra da aslında oyunculuğum inanılmaz şekilde ilerledi diye düşünüyorum çünkü kameranın arkasındaki yönetmeni, dertlerini, düşüncelerini, her şeyini anlıyorum ve empati kurarak yaklaşabiliyorum, bu yapımcı ve senarist için de geçerli. Bunları belki biliyordum ama filmler yaptıktan sonra daha çok anladım. Sette de daha çok yardımcı olmaya çalışıyorum ama hiçbir zaman onların dünyasına girmem, bir oyuncu olarak girerim ama o onun dünyasıdır. Sinema filmi yönetmenindir. Senarist onu doğurur ama elinden gider, yazdıktan sonra ben yazdım, sana verdim bitti. Sonra “Ben bu sahnesi böyle düşünmemiştim” derler. Tartışılır ama artık elinden gitmiştir. Siz yapımcı olsanız da paranız da olsa, filmi yönetmene verdiğiniz an film artık elinizden gider, yönetmen artık istediğini yapabilir. Dizi öyle değil, 10’uncu bölümde yönetmeni değiştirirsiniz, başrolleri değiştirirsiniz hatta bütün ekibi değiştirirsiniz ve iş devam eder ki ben bunu gördüm, bir gecede hepsi değişti. Çünkü dizi bir konsept üzerine gittiği için öyledir ama sinema filmini hayatta kurtaramazsınız. Ya batar ya da o yönetmenin elinde olduğu için o da istediğini yapar. Tekrar montaja giremezsiniz, kitler filmi ve bitirir. O yüzden yönetmen kraldır yani kim olursanız olun onun dediğini yapacaksınız.

Cansel Elçin'in senaryosunu yazdığı ve yönettiği filmlerden biri 'Melekleri Taşıyan Adam', çocuk yaştaki evlilikleri farklı bir bakış açısıyla beyazperdeye taşıdı.

Cansel Elçin’in senaryosunu yazdığı ve yönettiği filmlerden biri ‘Melekleri Taşıyan Adam’, çocuk yaştaki evlilikleri farklı bir bakış açısıyla beyazperdeye taşıdı.

Siz aynı zamanda milli tenisçisiniz, Cannes’dan önce de Miami’ye gittiniz. Turnuvalar nasıl geçiyor?
Evet. Cannes’dan sonra da Antalya’ya gittim. Güzel geçiyor, eğlenceli, tenis oynuyoruz ama neden tenis oynuyoruz? Çünkü anda kalmak istiyoruz, gelecekle ilgili düşüncelerimize teslim olmak istemiyoruz çünkü bu düşünceler anksiyete yaratıyor, korkular içindeyiz, bu yaşamın bir sonu var ve onu düşünmek istemiyoruz çünkü belli bir yaşa geldikten sonra onu düşünüyoruz.

Daha o yaşınıza 20 yıl var.
Bilmiyorum ama yakınlarımızı kaybettikten sonra o korkuya kapılıyoruz. Bunu en yakınınızı kaybettiğinizde anlıyorsunuz. Bu varmış diyorsunuz çünkü gençken bunları görmüyorsunuz.

Tenise merakınız Fransa’da yaşadığınız dönemde başladı değil mi?
Evet, şöyle bir şey oldu; 9 yaşındayken Fransa’ya gittiğimde tekrar ilkokul birinci sınıftan başladım. Fransızca bilmiyordum, herkes konuşuyordu, ben duruyordum, öğrenmek mecburiyetindeydim. Okul saatleri Türkiye’de 08.00 – 12.30 arasıydı sonra dönüyorduk, yatıyorduk, oynuyorduk. Orada bir baktım saat 17.00’ye kadar millet çalışıyor, benim uykum geliyordu. Bir gün bana tenis raketi verdiler, ne olduğunu anlamadım, eve gittim “Anne bana bunu verdiler ve yarın gel, onunla oynayacaksınız dediler ama ne olduğunu anlamadım, bu ne?” dedim. Annem, “Bilemedim, ağabeyin akşam gelsin, o anlatır” dedi. Ağabeyim geldi ve “Cansel galiba bu tenis, sen bunu oyna, bunu öğren, ileride bunu oynarsın, zengin insanlarla oynarsın, onlarla takılırsın.” dedi. Fransız okulları sağ olsun bizi bir salona götürdüler, orada tenisi öğrettiler. “Sevdin mi?” dediler, “Sevdim.” dedim. Okul bana bir referans mektubu verdi ve tenis kulübüne yazılmamı söyledi. Ben de o mektupla gittim ama ne raket var ne ayakkabı var, tenis kulübünün senelik üyeliği de 500 frank. Babam konfeksiyon atölyesinde terzilik yapıyor, ondan da para isteyemiyorum, utanıyorum. “Bizde o para yok” dedim, onlar da “Kortlar boş olduğu zaman siz oynarsınız, bir de haftada bir, bir tane hocamız var, ondan da ders alabilirsiniz.” dediler. Biz 3 – 4 kişiydik bir tane Cezayirli arkadaşım vardı, bir tane de Senegalli bir arkadaşım vardı, onlarla beraber oynamaya başladık. Sonra da bizi Alp Dağları’na kayağa götürdüler. Milyonerin çocuğuyla gurbetçinin çocuğu yani biz, aynı okula gittik ve bu yüzden ulus oldular, bu yüzden takım oldular. Bir de onların bayrakları var, mavi beyaz özgürlük, eşitlik ve kardeşlik üzerine kurulu, tabii ne kadar doğru o tartışılır. O dönem farklıydı, şimdi bu dönem her şey çok tıkandı. Şimdi her yerde iki yüzlülük var hatta üç yüzlülük bile diyebilirim. Yeri gelince insanlar farklı davranıyor. Dönemimden pek memnun değilim, acaba genç olduğum için o dönemler bana daha güzel geliyordu, bilmiyorum.

Herkes için gençlik dönemleri güzeldir ama 1980’lerin ayrı bir güzelliği vardı.
Gidip bir futbol oynamak, bir tenis oynamak çok büyük bir olaydı değil mi? Bir kızla buluşmak büyük bir olaydı. Mektup yazıyorduk, ne güzeldi. Bir işe girmek için de el yazısıyla mektup yazardık, sizi ona göre değerlendirirlerdi. Ben Türkiye’de de Fransa’da da o dönemlerde çok şey öğrendim. Bir yere gitmek olaydı, arabayla giderdik, zordu ama güzeldi.

Herkesin hayalini kurduğu bir kariyeri bırakıp da Türkiye’ye gelme nedeniniz nedir?
Daha kariyerimin başlangıcındaydım. Ben buraya zaten iki aylığına gelmiştim sonra döneceğim diye düşünmüştüm. Şöyle bir şey olacak ki bunu da biz gerçekleştirebiliriz. İster Madrid’de otur ister Paris’te istersen de İstanbul’da otur artık nerede olduğun çok da önemli olmayacak. Artık self-tape auditionlar var, zoom toplantıları var, dijital platformlar sayesinde dünyanın her yerine gidip çekim yapabileceksiniz. Ama neden Türkiye’ye geldin diye sorduğunda, insanların hayalleri yurt dışına gitmek mi? Bilmiyorum ama ben Türküm ve ülkemi çok seviyorum.

O halde bir pişmanlığınız yok…
Hayır, neden olsun? Spor ve sanatla ilgilendiğiniz zaman insanların kalbini alabiliyorsunuz. Bunu bana 1998’de Sakıp Sabancı söyledi. Tesadüfen karşılaşmıştık. O da Cannes Film Festivaline gelmeyi çok severdi. Biz ‘Harem Suare’yi çekiyorduk. Bana “Ne iş yapıyorsun?” diye sordu, “Oyuncuyum” dedim, “Sanatla ilgilenmek ne güzel bir iş, benim kaligrafilerim var, ‘Louvre Müzesi’nde sergiliyorum” dedi. Ben de “Biliyorum Sakıp Bey, gördüm, çok güzellerdi” dedim ve çok hoşuna gitti. Ben tesadüfen ‘Louvre Müzesi’nde onun Osmanlı kaligrafilerini görmüştüm. Daha sonra “Oyunculuk çok güzel bir meslek, insanlarla iletişim kurmanın en kısa yolu sanat ve spordur, çok şanslısın.” dedi. İşte asıl vatanseverlik bu. Kültürünü ve kendini sanatla ve sporla güzel bir çerçevede tanıtmak, en kısa ve en güzel yol. O dili bilmiyorsan bile dünyanın diğer tarafına gidip Japonya’da bir piyano çalarsın ve hemen etrafına gelirler. Orada belki bize ait bir müzik çalarsın ve insanların kalbini fethedersin.

Hayatınızın ve kariyerinizin bu döneminde kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
Aslında bir değişim noktasındayım. 50 yaşıma giriyorum ve bu yaşta daha güzel ve daha renkli roller oynayabileceğimi düşünüyorum. Daha sivri daha farklı roller. Bir de tabii biraz da olgunlaşma var, kendimi daha rahat hissediyorum, 30 yaşına geldiğinde ne istediğini bilmiyorsun. 40 yaşında ne istemediğini biliyorsun ama hala ne istediğini bilmiyorsun. 50 yaşına geldiğinde artık ne istediğini de ne istemediğini de biliyorsun.

Derler ki insanın hayatının en mutlu olduğu dönemler 50’li yaşlarıdır, sizce bu doğru mu?
Ben ona inanmıyorum, bence en güzel şey gençlik, genç olmak kadar güzel bir şey yok. ‘Benjamin Button’ filmi çok güzel bir film çünkü “Doğa mükemmel, her yaşın bir güzelliği vardır.” falan diyor ama yalan. Ben bu kafayla, bu bilgeyle şu anda 20 yaşımda olmak isterdim.

Ne yapardınız?
“Ne yapmazdınız?” diye sorsak daha doğru olur.

Sizin en büyük hatanız nedir ki “Ne yapmazdım?” diyorsunuz?
Hata değil aslında kimse pişman değilim demez ama şunu söylemek istiyorum; vakit kaybı var, bilmek ve anlamak çok uzun zaman alıyor. Çok basit şeyleri, mesela sporda, teniste olan teknik şeyleri çok geç öğreniyorsun. “Tamam, öğrendim” dediğinde bir bakıyorsun bu sefer gençlik bitmiş. Kadınları anlamak zor, kadınları anlamanız zaman alıyor. Siz 20 yaşındayken kadınları anlıyor muydunuz? Ben anlamıyordum. Dünyayı gezmek, görmek, cesaret, böyle şeylere tam ermişsiniz, güzel bir şekilde anlamışsınız ama bir bakıyorsunuz gençlik gitmiş. Gençken tanıdığım birkaç kişi bana “Senin yaşında olsaydım da şu kadar borcum olsaydı.” derlerdi, o zaman anlamazdım, 30 yaşımdan sonra anladım. ‘Benjamin Button’da son sahnelerden birisini hiç unutmam. Brad Pitt 20’li yaşlarında, motorun üstünde, gaza basıyor ve gidiyor. O çok acayip bir görüntü, adam hem genç, hem parası var, hem zengin, hem yakışıklı, hem de erdemli ve bilgili. Hepsi bir arada. Ondan sonra da tabii drama çocukluğa ve bebekliğe gidip bitiyor.




Related Posts

Bir cevap yazın

izmit escort bursa escort İstanbul escort şişli escort betturkey avcılar escort beylikdüzü escort şirinevler escort avrupa yakası escort istanbul escort güzel mesajlar